Yıldızlardan Düşmüş Bir Hayat

Hiçbirimiz içinde yaşadığımız dönemin ve coğrafyanın etkilerinden bağımsız değiliz. Her sanatçı da yaşadığı dönemin ve coğrafyanın şartları göz önüne alınarak değerlendirilmelidir. Bu durum Suat Derviş için daha da doğru. 1903-1972 yıları arasında geçen yaklaşık 70 yıllık ömrü boyunca, yaşadığı dönemin en önemli siyasi ve toplumsal olaylarının hep içinde olmuş, döneminden etkilenmiş ve dönemini etkilemiş bir kadın.

Doğduğu ve çocukluğunu geçirdiği Moda, o dönem çayırı, ormanı ve bağlarıyla ünlü. Ailesi ise yine devirlerinin önemli isimlerinden. Baba tarafından dedesi Müşir Derviş Osmanlı âlimlerinden; İlk kimya kitabını yazmış, o dönemde eğitim almak için Avrupa’ya gitmiş, Napolyon, Kraliçe Victoria gibi isimlerle tanışmış biri. Babası İsmail Derviş de devlet desteğiyle Fransa’da tıp okumuş ilk kadın doğumculardan. Annesi batılı eğitim almış bir Çerkez kızı. Çiftin ilk önce evlat edindikleri bir kızları olur; Nesrin.  Daha sonra ilk kızları Hamiyet, sonra Suat ve en son, erkek kardeş Ruhi. Çocuklar evde eğitim alır, Fransız mürebbiyelerle büyürler. Suat Derviş ilk yazma deneyimlerini arkadaş çevresindeki Nazım Hikmet, Bedia Muvahhit gibi isimlerle paylaşır. Suat Derviş’in bu döneme ait ilk anısı, babasının İttihat Terakki kimliği nedeniyle etkilendikleri, 1909’daki “31 Mart Olayı”. Bu olay dışında, 1903-1918 arasında geçen çocukluk ve ilk gençlik dönemini düzenli, huzurlu bir aile ortamında geçmiş, kendi ifadesinden yola çıkarak hayatında daha sonra yaşayacağı zorluklara dayanmasını sağlayan güçlü kişiliğinin temellerinin atıldığı bir dönem olarak değerlendirebiliriz.

1918-1932 arası dönem dünya, Türkiye için olduğu kadar, Suat Derviş için de hızlı yıllar. 1.Dünya Savaşı, ardından Kurtuluş Savaşı ve bir imparatorluktan cumhuriyet’e geçişin sancıları, pek çok alanda ilklerin yılları.  İlk kadın dergisinin basılışı, ilk hemşire okulunun açılışı, ilk Müslüman Türk kadın oyuncu Afife Jale’nin sahneye çıkışı. Suat Derviş içinde ilkler başlar; İlk gazete yazıları yayınlanmaya başlar. Refet Bele ile yaptığı ilk röportajı büyük ses getirir. İlk romanı “Kara Kitap” ı yazar. Ardından, Ne Bir Ses Ne Bir Nefes, Hiçbiri, Behire’nin talipleri gibi edebi eserleri gelir. Bu dönemde gazetecilikle edebiyat hep birlikte ilerler. Özel hayatında da hareketli yıllar, kısa süreli iki evlilik yapar, manevi ablası Nesrin’‘in intiharıyla sarsılır. 1925’teki Şeyh Sait isyanından sonra çıkarılan Takrir-i Sükûn yasası nedeniyle gazeteler kapatılınca ablası Hamiyet’in müzik eğitimi için Berlin’e giderler. Burada da hayatını dergilere, gazetelere yazarak kazanmaya devam eder, “Sultan’ın Kayıkları” Almanca olarak yayınlanır. Uluslararası kariyerini oluşturabilmek için hayatının yarısını Berlin’de yarısını İstanbul’da geçireceği bir düzen kurmaya çalışırken 1932’de babası aniden rahatsızlanır, tedavi için Berlin’e geldikleri dönemde Moda’daki evleri yanar, parasızlık baş gösterir. Babası ölür, Berlin’de gömmek zorunda kalırlar. Suat Derviş annesinin ve erkek kardeşinin sorumluluğunu üstlenerek İstanbul’a döner ve ivme kazanmakta olan uluslararası kariyerini bırakmak zorunda kalır. Çok sevdiği babasının ölümüyle birlikte hayatında da bir dönem kapanır.

Takrir-i Sükûn Kanunu’nun yürürlükten kalkmasıyla, İstanbul’da tekrar gazeteciliğe başlar. 1930-1950 arası dönem Türkiye’de sol gazeteciliğin ve siyasetin zor yıllarıdır. 1937’de SSCB’ye bir yazı dizisi hazırlamak amacıyla gider ve dönüşte yazdıkları nedeniyle İçişleri Bakanlığı tarafından uyarılır, komünist damgası yer. 1939’da 2. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla gazetecilik yapmak tekrar zorlaşır. Bu dönemde bir yandan da Hırsız, Emine, Bu Roman Olan Şeylerin Romanıdır gibi toplumsal mesajlar içeren, ilk kez Türk işçisinin sorunlarının incelendiği toplumcu gerçekçi romanlar yazar. 1941’de TKP genel sekreteri Reşat Fuat Baraner’le evlenir.  “Yeni Edebiyat Dergisi”ni çıkarırlar ancak 1941 Kasım’ında sıkıyönetim kararıyla dergi kapatılır. Bu arada özel hayatı da zorluklarla doludur. Annesini kaybeder, bir bebek kaybeder. Kocası asker kaçağı durumuna düşer, kaçak hayatı yaşamaya başlar. 1944’te komünist tevkifatı başlayınca eşi yakalanır ve tutuklanır. Dışarıda yalnız kalan Suat Derviş gazeteci olarak iş bulamaz. Bu dönemde çeviri, gölge yazarlık yaparak para kazanmaya çalışır. Yazar olarak gene verimli bir dönem geçirir, Fosforlu Cevriye, Zeynep İçin, Çılgın Gibi, Biz Üç Kız Kardeşiz gibi kitaplarını bu zorlu dönemde yazar.

Hayatının son dönemeci olan 1950-1972 arasında Türkiye iki darbe yaşar, Suat Derviş’in hayat şartları da gittikçe zorlaşacaktır. Eşi hapistedir ve iş imkânları sınırlıdır. 1953 ‘te Hamiyet’le birlikte Fransa’ya zorunlu olarak göç eder. Orada bazı kitaplarını Fransızca olarak tekrar yazar, bazı kitaplarını Fransızca’ya çevirir. Kitapları Fransız eleştirmenler tarafından çok beğenilir, Türk edebiyatı ile ilgili olarak heyecan yaratan bir eser olarak değerlendirilir. Hatta o sene Nobel Edebiyat ödülünü almış olan IvoAndriç’in kitabı Drina Köprüsü’nden daha iyi olduğu yazılır. Uluslararası kariyerinin ikinci kez hız kazandığı sıralarda eşi hapisten çıkar ve 1961’de Suat Derviş tekrar İstanbul’a geri döner. Eşi tam olarak siyaset yapmasa da ikisi de her zaman sol hareketin içinde olurlar. 1968’de eşi ölür, 1970’te ablası Hamiyet. Yalnız kalmasına rağmen mücadelesine devam eder, 1970’te Türkiye Devrim Kadınları Derneği’ni kurar. Evinde solcuları saklar, 1971’de son kez karakola düşer. Artık yaşlanmıştır ve tek gelir kaynağı babasının emekli maaşıdır. 1972’de babasının ve dedesinin isimlerini kullanarak yatırıldığı Kasımpaşa Askeri Deniz Hastanesi’nde neredeyse yapayalnız ölür.

İlk Şiirden Fosforlu’ya Suat Derviş Edebiyatı

Suat Derviş  değerli bir edebiyatçı, önemli bir kadın kalemşördür.  Yazımızın ana konusu ise, onun en çok duyulan ama en yanlış bilinen eseri Fosforlu Cevriye üzerinden edebiyatını ve yazarın yolunu anlayabilmektir.  Döneminin en önemli kişilikleri arasında olan Suat Derviş ne yazık ki unutulmuşluk hissi ve eserlerinin bir daha basılmayacağı düşüncesiyle hayata veda etmiş. Her ne kadar uzun bir uykuya daldıysa da vefatının üzerinden yaklaşık elli yıl sonra İthaki’nin Suat Derviş külliyatını, anılarıyla birlikte yayınlamasıyla tekrar bu değerli ismi okumak ve hatırlamak fırsatı bulmuş oluyoruz.

Nazım Hikmet’in, Suat Derviş için yazdığı şiirde; “Ağlasa da gizliyor gözlerinin yaşını, bir kere eğemedim bu kadının başını” diye başlayıp, “Hiç olmazsa öcümü böyle alırım dedim, yolda duran mağrur gölgesini çiğnedim,” diye tarif ettiği  gibi güçlü ve cesur bir kadın yazar, Suat Derviş. Bu şiir belki de Suat Derviş’in kaderi olmuş. Tıpkı şiirde yazdığı gibi hayatı başını eğmeye çalışanlarla mücadeleyle geçmiş. Kalemine, fikrine yetişemeyen gölgesine basarak ve hatta gölgesini bile silmeye çalışarak hırsını almaya çalışmış.

“Kadın olmaktan utanmıyorum, yazar olmakla da iftihar ediyorum.O ünvan benim yegane servetim, biricik iftiharım ve ekmeğimdir.” Diyen Suat Derviş hayatı boyunca üretken olmuş bir yazar. Çevirileri ve makalelerinin yanı sıra, mahlasla yazılmış tefrikaları ve onlarca kitabı mevcut.  Behire’nin Talipleri, Kara Kitap, Ahmet Ferdi, Aksaray’da Bir Perihan, Hiç, Hiçbiri, Ankara Mahpusu, Çılgın Gibi, Fatma’nın Günahı,  Ne Bir Ses Ne Bir Nefes, Buhran Gecesi, Bu Roman Olan Şeylerin Romanıdır en eserleri arasında yer alır.

Eserleri her yayınlandığında edebiyat çevreleri tarafından büyük beğeni kazanır ve dönemin ünlü isimleri takdirlerini belirten eleştiriler yazarlar.

Refik Ahmet Sevengil,  Fatma’nın Günahı yayımlandığında ( 1921 ) de yayınlandığında şu değerlendirmeyi yapar: “Suat Derviş hanım, edebiyatımıza karanlık ve karışık dehlizlerden çıtırdayan eski tahtaların sesinde durup boşlukta korkunç akislerle halkalanan ayak seslerini dinleyerek, ruhunda bir ürperiş ve gözlerinde titreyen bir karartı ile geldi. Onda yeni olan, edebiyatımızın bir eksiğini tamamlayacak olan bu korkudur

Ahmet Haşim ise 1923’te yayımlanan Ne Bir Ses Ne Bir Nefes adlı romanını okuduğunda şu sözleri sarf eder. “Kitabı kaparken, bir afyon kâbusundan uyanan bir Çinli gibi asabım garip, anlatılmaz bir korkunun ürpermeleri içindedir ve gözlerim, parlak sırmalı karanlık kumaşlara uzun uzun bakmış gibi tatlı ve derin kamaşmalarla doludur.”

Vasfi Mahir Kocatürk de, Suat Derviş için, “Üslupta Halide Edip’ten daha objektif ve daha modern olan bu hikayeci, derinlik bakımından da pek aşağı kalmıyor. Küçük hikâyede çok muvaffak oluyor,” diyerek yazarın güçlü kalemine işaret etmiştir.

Böyle değerli övgüler alan Suat Derviş, derin toplumsal değişimlere tanıklık etmiş, aristokrat, burjuva ve kentsoylu marjinallerin hayatlarını gözlemleyebilmiş, bu yaşamların içine girmiş birisidir. Belki de edebiyat araştırmacılarının ve eleştirmenlerinin kendisiyle ilgili tanımlamalarında farklı saptamalarda bulunmasına bu deneyimlerinin eserlerine sızması, iz bırakması neden olmuş olabilir. Suat Derviş, psikolojik romanlar üreten bir kalem, korku edebiyatının ülkemizde ilk örneğini veren bir yazar, sınıfsal yaklaşımı ile Nazım Hikmet, Sabahattin Ali gibi yazarların yanına konuşlandırılmış bir romancı, feminist yaklaşıma sahip bir edebiyatçı olarak tanımlanagelmiştir.

Suat Dervişin eserlerinde kadınlar ana karakterdir. Bireyleşmenin ve toplumdaki dönemsel değişimlerin bireyin yaşamı üzerindeki etkilerini kadınlar üzerinden anlatır. Ekonomik, sınıfsal, toplumsal değişimlerin kadınlara daha fazla yük bindirmesini daha fazla gözlemleme fırsatı bulmuş olabilir, ya da birçok araştırmacının belirttiği gibi kendi çevresindeki kadınlardan da etkilenmiş olabilir. Sonuçta bir sınıfın kadınlarını, o sınıfın en karakteristik özellikleriyle, en anlamlı ve gerçekçi biçimde aktarabilmiş popüler tanımının dışında derinliklere sahip bir yazardır.

Eserlerini ilk dönemlerinde romantik sonraki dönemlerde ise gerçekçi bir bakış açısı ile kaleme alan Suat Derviş, toplumsal ve bireysel değişimlerle kendine yabancılaşan ve kendisini yeniden tanımlamaya çalışan karakterler yaratır. Bu yabancılaşmayı, çoklukla kadın olan karakterleri, aşk vasıtasıyla ya da bir evlilik vasıtasıyla aşmaya çalışırlar. Evlilik düzenin yeniden sağlanması ve dengelerin oturmasını simgelerken, aşk düzene ve gidişata başkaldırının bir aracıdır. Ama neredeyse hiçbir romanda aşk, bu kadınlara ne mutluluk ne de tamamlanmayı getirmez. Hatta karakterler karanlık bir sona doğru giderler. Cevriye ölür, Hiç’in Seza’sı bir kazaya kurban gider, Hiçbiri’nin Cavide’si aşktan ve hayattan feragat edip babasının yanına gider, Çılgınlar Gibi’nin Celile’si ise sevgilisinin kendisini metres yerine koymasıyla sırtını döner ve bir meçhule gider. Kim bilir belki de Suat Derviş kadın kahramanlarının düzene teslim olup sıradan bir hayat sürmelerindense onları ortadan kaldırmayı yeğlemiştir.

Bununla beraber Suat Derviş’in kadın karakterleri kendi arzularının, hayallerinin peşinden giden ve erkek karakterlere göre daha güçlü kadınlardır. Aşık oldukları erkeklerin peşinden birçok şeyi feda ederek ve toplumun çifte standartlı ahlakına kafa tutarak giderler. Fosforlu çok sevdiği hayatından vazgeçer, Seza dul, çocuklu bir kadın olarak evli bir adamla birlikte olarak metres diye nitelendirilmeyi göze alır, Cavide evlenmek üzere olduğu adamın babasına aşık olur ve birlikte olmak için bedeller ödemeye hazırdır. Celile ise aşık olduğu Muhsin için kocasından boşanır. Günün sonunda erkekler kendi düzenlerini korumayı tercih ederken kadınlar giriştikleri mücadelenin altında kalırlar. Suat Derviş anlatıcı olarak, zaman zaman toplumun yerine geçip karakterlerini sorgulasa ve o açıdan görülmelerini sağlasa da kadınların yanında yer alır, onları küçük düşürmez, girdikleri kimlik ile değil insan olarak görülmelerini sağlar. Bu acı hikayelerin sonunda çifte ahlak anlayışını ve yargılamaları terse çevirip okları topluma batırır.

Suat Derviş, bu aşk maceralarının altında bir taraftan da değişen annelik ve ev kadınlığı rollerini de sorgulamayı ihmal etmez. Ancak bu sorgulamaları ve başkaldırıyı yaşayan Suat Derviş kadınları, yazarlarının emek ve çalışma dolu hayatına hiç öykünmezler. –fosforlu hariç- çalışmazlar, kocalarının ya da babalarının onları geçindirmesini beklerler. En fazla hallice bir akrabanın yanına sığınırlar. Bu Suat Derviş’in de ait olduğu eski soylu sınıfı kadınların var olan alışkanlıklarının bir devamı olarak da nitelendirilebilir.

Suat Derviş’in tek çalışan karakteri Fosforlu Cevriye ise tüm karakterlerinden farklı bir sınıftan gelmektedir. Toplumun en alt katmanlarından, gölgelerinden birisidir Cevriye. Bir fahişedir, bir sokak çocuğudur, bir kaybedendir. Sokaklarda yaşarken adını bile bilmediği, kendi dünyasının çok dışında bir erkeğe aşık olur. Çaresiz bir zamanında ona elini uzatmış, alıp handaki odasına götürmüş, yedirmiş, içirmiş, yer verip yatırmış, iyileşmesini sağlamış gizemli birisidir “O”. Cevriye’ye ilk defa “siz” diyendir. Cevriye sevgisini, kendince duyduğu saygıyı ifade etmek için ne diyeceğini bile bilemez, en yüksek rütbe olarak gördüğü “abi” diye hitap eder. Adını, işini hatta evli olup olmadığını bile bilmediği “O”ya en derinden bağlanır. O günden sonra da hayatı üzerine –belki de ilk defa- düşünmeye başlar. Ve değişim bir kere başladı mı bilirsiniz insanın kendisini bile aşarak devam eder. Bu karşılıksız aşk ve sorgulamalar her Suat Derviş karakterinde olduğu gibi Cevriye’nin de sonunu getirir.

Suat Derviş’in eserlerine yerleşmiş tüm karakteristik özelliklerin bir araya geldiği bir eserdir Fosforlu Cevriye. Kitaplarında görülen temaların bir kolajıdır adeta; sınıf, dil, bilinç, aşk, ahlak, yabancılaşma, aidiyet kavramları Cevriye’nin hayatının her bir evresinde baş gösterirler. Bununla birlikte tüm sınıfsal çatışmalar farklı sınıftan karakterle göz önüne serilir. Ermeniler, Çingeneler, sokak çocukları, siyasi kaçaklar, eroin satıcıları, emekçiler, hapishane kuşları, kabadayılar, yeni düzenin zenginleri, entelektüeller Cevriye’nin hikayesinin etrafında kendi dilleri, şiveleri, üslupları ve hayata bakışları ile gözler önüne serilirler. Mesela,  “Kendi konuştuğu dil Türkçe olduğu halde Cevriye’nin konuştuğu ve işitmeye alışık olduğu dilden pek farklıydı. Onların kullandığı kelimelerin bir tekini bile kullanmıyordu,” diye düşünüyor Cevriye. Bununla beraber, diğer eserlerinden farklı olarak ise tüm farklılıklarına rağmen karakterler iletişim çabası içindedir ve birbirlerini anlamaya çalışırlar. Bu çerçevede en fazla ve en etkin diyalogların bulunduğu eseridir de diyebiliriz.

Ama eser sadece sınıfsal çatışmalar üzerine kurulu değildir. Suat Derviş bir çok çelişkiden faydalanarak kurmuştur hikayesini. Kültürel farklılıklar; Cevriye ile “O”arasındaki dil farklılığı  ile ortaya konulmuş. Gerçeklik ve doğal akış algısındaki çelişki; Cevriye’in iç monologları ve anlatıcının aktardığı dünya arasındaki derin farklılıklarla gösterilmiş. Cevriye’nin içindeki iki farklı kadın dile gelmiş. Aşık ve saf Cevriye ile sokak kadını Cevriye. Hayatı deli gibi seven Cevriye ile aşk için kendini feda eden cevriye. Eski toplumsal düzenin izleri ile Amerikan kültürüne yakınlaşma ve burjuvanın yükselişiyle oluşan yeni toplumsal düzenin çatışmaları. Toplumun en alt katmanında her türlü cefayı çeken Cevriye ile kendisi Alalh’ın sevgili kulu olarak gören cevriye arasındaki çelişki gibi.

Kitapta dikkat çeken bir başka unsur ise İstanbul’dur. Suat Derviş bir İstanbul yazarıdır. Fosforlu Cevriye’de de hikâye kent ve kentte yaşayan insanlar ekseninde dönmektedir.  Yazarın kentle olan ilişkisi Fosforlu’nun İstanbul sevgisi üzerinden semt semt, bina bina ortaya çıkmaktadır. İnsan ve mekan arasındaki ilişkiler son derece canlıdır, belirsizlik yoktur, anlatılan yerler gerçektir, vardır.

Suat Derviş’in Fosforlu Cevriye karakterini ve edebiyatını anlatabilmek elbette bir inceleme yazısıyla yetinelemeyecek aşacak kadar derin ve geniş. İlerleyen zamanlarda farklı inceleme yazılarıyla buluşmak üzere Fosforlu Cevriye’den, bize göre, eseri en iyi anlatan bölümden bir alıntıyla sizleri başbaşa bırakalım.

-Allah’ı çok mu seversin Cevriye?

Cevriye’nin sesi birden derin bir mana almıştı:

-Ondan başka sevecek kimsem yok ki abi.

-Onu niçin seviyorsun?

-İnandığım için

-Ona çok mu inanıyorsun?

-İnanıyorum elbette. Ona inanmayıp da kime inanayım?

Öteki susmuştu. Uçsuz bucaksız bir gök parçası, sayılamaz yıldızlarıyla başının sütünde uzanıp gidiyordu.

-Allah bize bu dünyada neye mahrum kaldıksa onların hepsini öteki dünyada verecekmiş. Öteki dünyada. Belki orada bana bir de anne verir.

 

Not: Bu metin, Yazım Kılavuzu, İthaki Akademi işbirliğiyle düzenlenen “Fosforlu Cevriye Üzerinden Suat Derviş’i Anlamak” performansının sunum metnidir. Performansın ikinci kısmında Fosforlu Cevriye karakterini canlandıran Şenay Gürler’e teşekkür ederiz.