Bu yazının bir sevgililer günü yazısına mı kadınlar günü yazısına mı devşireceği sonuna geldiğimizde belli olacak. Kendimize ve size sorduğumuz soru şu: İkisi ayrı yazılar olmak zorunda mı? Ancak bunun cevabını bulabildiğimizde bu yazının hangi günün yazısı olduğuna karar verebileceğiz. Bir yazının sevgililer günü yazısı olması için sevgililik durumunu anlatması, kadınlar günü yazısı olması için ise kadınlık durumunu anlatması gereklidir denilebilir. Buraya kadar anlaması kolay. Biraz karıştıralım öyleyse, sonuçta genel kanıya göre kadınlık da aşk da zaten kaotik haller değil mi?

Sevgili olmak kadın olmanın bir yüzü, sadece işin içine bir erkek, yani karşı cins giriyor.  İşte işler de burada karışıyor. Doğaları, güdüleri çokça farklı iki cins birbirinden karşılıklı etkilediğinde işler nasıl değişiyor? Erkek egemen bir dünyada yaşadığımızı kabul edersek bu dünyaya tutunmak için kadın, “kadınlık”  halinden çıkıp asıl doğasının dışında hareket etmeye mecbur mu kalıyor?

Bunlar aynı zamanda sosyolojinin büyük soruları ve cevaplarını feminist bir kadın sosyolog olan Charlotte P.Gilman’dan daha iyi veren, kadın olma durumunu ondan daha yaratıcı bir şekilde kurgulayan biri ile karşılaşmamışsınızdır. En azından biz karşılaşmadık. 1915’te yayınlanan “Kadınlar Ülkesi”nde, içinde sadece kadınların yaşadığı ütopik bir toplum kurgulanmış. Bu dünyaya tesadüfen gelen üç erkeğin bakış açısıyla anlatılan kitap, son derece mizahi bir dille yazılmış. İnce ince bir gülümseme dalgası yayarken, düşünmek için de hafiften iğnelerini batıran cinsten. Erkeklerin içine düştükleri bu dişi egemen dünyanın sahibi kadınlarla ilgili bazı tespitleri ise şöyle;

Son derece sakin, sabırlı ve iyi mizaçlıydılar. Hepsinde bulunan en etkileyici özelliklerden biri de asabiyet yokluğuydu.

Artık onları daha iyi tanıdığımdan geriye dönüp baktığımda, onları baştan aşağı dehşete düşüren ifadelerimiz ve itiraflarımız karşısında gösterdikleri üstün nezakete gitgide daha fazla hayret ediyorum.

Bu kadınların bütün yerleşik kurumlarındaki en belirgin özellik akla uygunluktu.

…”kadınsılık” dediğimiz şeyden tamamen yoksunlardı. Bu durum, şu bayıldığımız ”kadınsı çekicilikler”in aslında hiç de kadınsı olmadığını, tam tersi bizi memnun etmek için geliştirilen (çünkü bizi memnun etmek zorundaydılar) katışıksız bir erkekliği yansıttığını ve kendilerini gerçekleştirmeleri için buna hiç de gereksinimleri olmadığını düşünmeme yol açtı.

Araya bir bilgiyi daha sokalım; bir başka kadın topluluğu olan Amazonlar’da da kadınlar daha iyi ok atmak için bir göğüslerini yakarlarmış. Erkek egemen topluluklarda kadınlığı tanımlamanın yaygın yollarından biri de kadınları fiziksel özellikleri üzerinden kodlamak; ince uzun bacaklar, sarı dalgalı saçlar, dolgun dudaklar, pürüzsüz ciltler gibi.  Göğüs yakmak ise bu kodlamaların arasında söz konusu bile olamaz.

Burada kabul etmeliyiz ki bu yazı gittikçe bir kadınlar günü yazısına dönüşüyor. Neyse ki sevgililer hakkında yazmak için bize yine kitap el uzatıyor.  Hikâye ilerledikçe kadınların erkeklere bakışı da dönüşüyor ve erkeklerle kadınlar arasında anladığımız anlamda aşk yaşanıyor. Hatta özgür kadınlarımızdan biri erkek karakterlerden biri ile evlenip peşinden erkek egemen dünyaya geliyor. İkinci kitap olan “Bizim Ülkemiz” de çiftin bizim dünyamızda yaşadıkları anlatılıyor. Her alanda çatışmaların hüküm sürdüğü bir dünyada… Avrupa’da Birinci Dünya Savaşı’nın devam ettiği, Amerika’da ırkçılığın yaşandığı, hiçbir coğrafyada kadınların haklarının verilmediği bir dünyada. Kadın erkek ilişkisinde yaşanan temel çatışma alanları da kadın karakterimiz tarafından tahlil ediliyor.

“Sanırım sorun cinsellik,”dedi. “Bizim için annelik çok basit. İlk başta, sizin iki cinsiyetli yönteminizin daha iyi bir annelik, deyim yerindeyse, iki kişinin birden annelik yapması anlamına geldiğini zannettim. Ama gördüm ki erkekler işin çok az bir kısmında rol almaktan öyle memnun ki bunu tamamen ayrı bir şey olarak hayal eder olmuş ve ”cinsellik”ten, ana-babalıktan bütünüyle ayrıymış gibi bahsediyorlar.”

İki kitapla ilgili buraya kadar ilettiklerimizden şöyle bir intiba çıkmış olabilir; Kadınlar erkekler olmadan yaşayabilselerdi dünya sakin, huzurlu, adaletli ve mükemmel bir yer olurdu. İnanması zor ama Gilman’ın bakış açısı erkek düşmanı değil, tam da tersine sonunda geldiği noktada eşitlikçi olmanın ötesinde.  Erkekler de kadınlar olmadan yaşasalardı, dünyada sadece erkeklerin kurduğu ve yaşadığı bir yer olsaydı onun da farklı yönleriyle ütopik bir dünya olacağını işaret ediyor yazdıkları. Hepsi aynı düşünce tarzıyla, aynı hedefe doğru çalışan, aynı doğaya sahip insanların işleri kolayca yürüteceğini söylüyor. Ancak farklı cinsler karşılaşınca, hedefler aynı olsa bile farklı yöntemlerle oraya ulaşmaya çalışmak her iki cinsin zayıf noktalarını ortaya çıkarıyor olmalı. Böylelikle hep beraber ateşle barut yan yana olmaz hikâyesine geri dönüyoruz. Bu da bizi bir türlü çözemediğimiz aşk düğümlerine, kadınla erkeğin ne ayrı ne bir arada olamama durumlarına, yanlış anlaşılmalara, kavgalara ve hatta savaşlara getirir. Bu yazıyı da bir sevgililer günü yazısı yapar.

Bizce iki yazı ayrı yazılar olmak zorunda değil ama bu iki kitap şunu gösteriyor ki, birarada yazılmaları için tüm karşıt cepheler arasında büyük bir akıl ve kalp ortaklığı gerekli.  Sözkonusu ortaklığı ortaya çıkaran şartlar ise bizim bilinen dünyamızda doğamıyor, sadece kurgulanan dünyalarda mümkün. Sonuç olarak geldiğimiz noktada sizce bu yazı bir sevgililer günü yazısı olmaya mı kadınlar günü yazısı olmaya mı daha yakın?

 

Bizim Ülkemiz, Charlotte P.Gilman, Otonom Yayıncılık, 2014

Kadınlar Ülkesi, Charlotte P.Gilman, Otonom Yayıncılık, 2016