Gözümüzün görüp beynimize ilettiği nesnelerden bazılarını beynimiz “estetik” olarak algılar. Eğer bu estetik algısı aynı anda kalbimizin derinliklerine ulaşıp coşkulu duygular da uyandırabiliyorsa bu nesneye sanat eseri diyoruz. Beynin estetiği algılayışını o nesnenin matematiği ile açıklayabiliyoruz; içindeki simetri, denge, uyum ya da uyumsuzluk nesnenin ne kadar güçlü bir matematiği olduğunu bize anlatıyor. Kalbin yöntemlerini açıklayabilmek o kadar kolay değil. Hislerinize kulak vermek zorundasınız. Doğa, estetiği karşısında hislerimizin canlandığı, nefesimizin kesildiği en muhteşem sanat eseridir. Doğadan esinlenen insan yapımı sanat eserlerinden biri,  dışarıdan gördüğünüzde, içine girdiğinizde, ihtişamı karşısında kendinizi çaresiz hissettiğiniz için gözlerinizden yaşların akmasına engel olamadığınız “La Sagrada Familia”dır.

La Sagrada Familia, 1860’larda başlayan ancak günümüzde henüz tamamlanamamış hikayesi ile her daim merak uyandıran bir sanat eseri. Hikayesi de insanoğlunun eliyle yaratılan herşeyde olduğu gibi bir hayal ile başlıyor. La Sagrada Familia‘yı ilk hayal eden kişi ise adı onunla özdeşleşmiş olan mimar Gaudi değil. Bir matbaacı, kitapçı ve amatör bir flütçü olan Josep Maria Bocabella. Onun hakkında bildiklerimiz oldukça sınırlı. Onun edebiyata olan ilgisi ile böylesine ihtişamlı bir nesne yaratma hayali arasında nasıl bir bağlantı olabilir? Edebiyat ve mimarlık sanatlarının ortak bir dili var mı? Bu iki  sanatçı arasında nasıl bir ortak dil kullanılmış olabilir? Bu dil matematiğin dili olabilir mi?

Bir Mimar ile Bir Yazar Tartışıyor: Görmek ve Yazmak’ ta Mimar Portzamparc bu konuda şunları söylüyor;

Bir hiçlikten hareket ederek çalışılamayacağı, herhangi bir şey yaratılamayacağı, yalnızca varolan bir alanda bir şeyler gerçekleştirilebileceği düşüncesi, metin kadar mekan için de geçerlidir. Görünür olan ve mekan, kendine özgü bir alan, mimarlığın düşüne olanak tanıyan temeli oluştururlar. Mekan ve dil arasında, sürekli bir özgünlük ve iletişim söz konusu. Temas yüzeyi bu yüzden gerekli. Konuşmak ve birinden diğerine aktarmak gerek. Dil öğrenilmiş ve ortak bir bellektir, biz de bu belleği kişisel biricik bir hazineye dönüştürüyoruz. Her bireyin mekana ve görünür olana bakışı, kendine özgü belleğinden, duygusal deneyiminden kaynaklanıyor; inşa edilmiş dünya, kentler de bunu ortak belleğe dönüştürmemize yardım ediyor. Mimarlığın bir dil gibi işlediğini, bir dil olmayı amaçladığını söylemek saçma değil bu yüzden.

Her bir bireyin duygusal deneyiminden yola çıkarak ortak bir bellek oluşturmayı amaçlayan Gaudi ve Bocabella’nın kurdukları bellek denkleminde etkin olan duygu Sanayileşme Devrimi’nin ilk sancılarının insanlığa yaşatmaya başlattığı acılardır. Bir kilise inşaası, dönemin eksilen manevi değerleri sonucu ortaya çıkan acı  karşılığında, modernleşmeye karşı bir kefaret ödeme aracı olarak eşitlik sağlıyor. Acı duygusu ile mimarinin buluştuğu ortak zemini Alain De Botton Mutluluğun Mimarisi’nde açıkça ortaya koyuyor.

Ruhumuzda asla silinmeyecek bir yara izi taşıyorsak, örneğin yanlış insanla evlenmişsek, orta yaşa gelip de yanlış meslek seçtiğimizi fark etmişsek ya da çok sevdiğimiz birini kaybetmişsek, ancak o zaman mimarinin bizi farkedilir biçimde etkilemesi mümkündür. Bir binadan ‘etkilendiğimizi’ söylerken, aslında o binanın taşıdığı soylu nitelikler ile çok daha büyük, çok daha üzücü olan gerçeklik arasındaki zıtlıktan kaynaklanan yarı acı yarı tatlı duyguyu anlatmaya çalışırız. Güzel bir nesne karşısında boğazımız düğümlenir çünkü o güzel nesne bize mutluluğun elde edilmesi ne denli zor, istisnai bir şey olduğunu hatırlatır.

Mimari bir eser karşısında olduğu gibi, bize dokunan kelimeler, cümleler karşısında da boğazımız düğümlenir. Bizim hissettiğimiz acıları yazar nasıl da tam bizim yazmak istediğimiz gibi dile getirmiştir. Yazarla ortak acılar yaşamış olduğumuzu tüylerimiz ürpererek hissederiz, birbirimizin yaralarını görmüşüzdür. Edebiyat artık nesneleşmiş ve kelimeler yoluyla gözlerimizden, beynimize ve kalbimize ulaşmıştır. Edebiyatın da matematiği olur mu derken neyse ki imdadımıza Thomas Bernhard yetişir.

Edebiyat, hayatın anlamına dair matematiksel bir çözüm sunan, insanın bu çözümü kendi bütünlüğüne yedirip yürütebilmesi halinde varoluşunu da açıklamasını sağlayan, böylece zamanla yüksek matematiğin bir çeşidi haline gelen ve yalnızca tamamen ustalaşırsak adına okumak diyebileceğimiz, üstün bir matematik sanatıydı.

Acıları nesneleştirmenin ve matematikselleştirmenin mimariden başka bir yolu da, yazmak. Varoluş problemimizin denklemini tekrar tekrar kurmak ve belki de sonunda bir gün çözebilmek umuduyla sizi daha çok okumaya ve yazmaya davet ediyoruz.

Bir Mimar ile Bir Yazar Tartışıyor: Görmek ve Yazmak, Christian DePortzamparc-Philippe Sollers, Yapı Kredi Yayınları, 2014.

Mutluluğun Mimarisi, Alain De Botton, Sel Yayıncılık, 2010.

Nefes, Thomas Bernhard, Sel Yayıncılık, 2016.