Fırtına. Dinmeyen bir rüzgâr geceden kalan. Boğazın suları durmaksızın süratinden kıvraklığını yakalayamadığınız iri bir kadın kalçası gibi çalkalanıyor. Üzerinde heybeti büyük, kendisi küçük yüzlerce martı.

Akıntı. İnsan ömrü gibi hızla yönünü bilse de duracağı limanı bilmeden devam ediyor Karadeniz’den Marmara’ya. Sabahın ilk ışıkları ile seyre başlayan kuru yük gemileri usulca geçiyor ortasından suyun ağır aksak bir türkü tutturmuş gibi, uzak limanlardan.

Soğuk. Kendinden önce hissi gelen. Bahçede büyük bir bayrak, rüzgârda hışımla durmaksızın kendine çarpan. Sesi, sabahı yarıp geçiyor.

Köpekler. Belli ki onlar da hiç uyumamış, açlar belki de geceye inat bas bas bağırıyorlar.  Birkaç insan karaltısı, ateşi görünüyor yakılan sigaraların her sigara bir efkâr dağıtmıyor ama. Tarifsiz bir korku dolaşıyor ortalıkta.

Çam ağacı. Pencerenin yanı başında kesilmiş bazı dalları yıllara inat ayakta.

Köprü.  Ötede kırmızıya teslim olmuş, gölgesi güzel kendinden.

Işığın suyla dansı. Benzersiz. Kızıla çalan su. Yoksa deniz mi demeli. Köprü üstünde geçişi hiç bitmeyen araçlar. Kentin asla susmayan sesi değil gürültüsü.

Büyük. Çok. Bu şehirde her şey hem büyük hem çok. İnsan koyacak yer bulamıyor. Ben koyacak yer bulamıyorum acıyı günlerdir. Arkasından camın seyrediyorum, haftaları haftalara ekliyorum. Seyrediyorum gündüz gece seyrediyorum. Seyreder gibi hayatı!  Dışarıda hayat gelip solluyor bizi.

İçeride dağılmayan bir ilaç kokusu, acının ağrının ve korkunun kokusuna karışan. Sihirci korkunun da var değil mi bir kokusu?

Kapı, duvar, koltuk, sandalye, başucunda bir konsol yatağın, üstünde su, kitap, kalem,kâğıt, hasta yatağı. Hasta yatağı annem. Annem. Annem hayat!

Dışarıdaki şehir gibi içeride susmuyor, koridor… Bir çocuk baba diye bağırıyor yan odada. Bu çocuk yan odada günlerdir bağırıyor. Acı diyorum içimden bazen keserken sesimizi bazen çoğaltıyor çığlıkları. Dün yıllar öncesine taşımamış mıydı beni? Hani bütün öfkesini, üzerimde temize çeken o adamın bağırtması gibi beni. On sekiz yoktum daha o pis kokulu karakol bodrumunda durmaksızın tekme tokat dövüldüğümde, hani gülerek yok kahkahayla çekmişlerdi, serçe parmağımın tırnağını ben de böyle haykırmıştım hani, baba dememiştim anne de dememiştim kim bilir korkarak belki duymalarından. Ben o günlerde ne zaman bağırsam hep aynı sözcük dökülürdü ya dudaklarımdan sevinçte öfkede ya da acıda Devrim. Neyse, kalbim sen hala unutmadın mı bunları. Doğru ya okumuştum acının da bir hafızası var!

Hareket var koridorda. Ayak sesleri telaşlı ürkek. Sedye sesi tanıdık. Demek ki erken saatte biri ameliyata girecek. Anne sen uyu. Anne sen lütfen biraz uyu. Yastığını düzelttim. Buz koydum dizine. Serumunu kontrol ettim, tamam giydirdim çorabını, ısladım dudaklarını. Anne sen biraz uyu lütfen. Perdeyi araladım, tamam otur biraz geceyi seyret. Gece örter her şeyi anne. Az kaldı az sonra aydınlanacak ortalık. Az kaldı sabaha. Hem sabah yeniden doğarız belki. Belki bir sabah yeniden doğarız. Belki sabah hiç ağrın olmaz anne. Umut yalan. Anne her şey yalan. Anne biliyorum. Ama umutsuz yaşanmıyor be! Yok anne bu bir ezber değil. Yalvarırım uyu biraz anne.

Bir çığlık koridorda. Muh-te-me-len hasta ameliyata girmeden daha… Anne burada insanlar… Anne uyu sen.