Genel kabul gören bir bakış açısına göre, Dan Brown son kitabı “Başlangıç” ile okurlarına hızla ve keyifle tüketebilecekleri popüler bir roman sunmuştur. Nasıl mı? Elbette modern hayatın güncel ve tartışmalı konuları olan din, bilim ve teknolojinin birbirleriyle ilişkileri üzerinden yola çıkan bir kurgu oluşturarak. Biz de kitap üzerindeki incelememizi bu bakış açısından bakarak başlatıyoruz.

Kitap, öncelikle bahsedilen çelişkilerden birini sorarak okurda merak uyandırıp heyecanı diri tutmaya çalışıyor; bilim mi yoksa din mi açıklayabilir başlangıcımızı? Yazar, tartışmayı modern sanatın ve modern insanın hayatımızdaki gerçek karşılıklarını da işin içine katarak zenginleştiriyor ve ortaya akıcı diliyle kolaylıkla okunan, türünün beklentilerine uygun popüler bir roman çıkarıyor. Bu tarz popüler kitapların en iyi yaptığı şeyi yani okuyucuda gerçeklik hissini yaratmayı da ustalıkla başarıyor. Bunda gerçek mekânlar, sanat eserleri, sanatçılar ve “ben bu kişiyi bir yerden tanıyorum” dedirten karakterler seçmesinin elbette büyük etkisi var.  Mekânlarla başlayalım öyleyse: “Başlangıç” İspanya’nın birbirinden güzel şehirlerden Bilbao, Madrid, Sevilla ve Barselona’da geçiyor. Olayların başladığı yer ise Guggenheim Müzesi! Böylece yazar gerçeklik algısını güçlendirmek için modern sanatın gerçek hayattaki en yeni karşılıklarından biriyle güçlü bir giriş yapıyor. Romanın ilerleyen bölümlerinde seçilen mekânlar ise bir “Başlangıç” gezi turu yapmaya heveslendirecek ölçüde ilgi çekici. Montserrat Manastırı, Catedral de la Almudena, Palacio Real, Palacio de la Zarzuela, Casa Mila, Sagrada Familia, El Escorial bunlardan birkaçı…

Karakterlerle devam edelim: Kitapta Dan Brown’ın ünlü karakteri Robert Langdon’ın yanı sıra yine ilginç yeni karakterler de okurun dünyasına giriyor. Bu karakterlere atfedilen özellikler ise bizi bu kişiler gerçek mi diye bir düşündürüyor. Mesela; ana karakterlerden, son derece canlı ve iyi tarif edilmiş İspanya Kraliyet Veliahtı Julian ve nişanlısı Guggenheim Müze Müdürü Ambra Vidal alt hikâyesi bize İspanya Prensi Felipe ile orta sınıf bir aileden gelen sunucu Letizia’nın evliliğini anımsatıyor. Letizia, İspanya tarihinde kraliyet kanı taşımayan ilk gelin olma özelliği taşıyor. Kendi ayakları üstünde duran, meslek sahibi bir kadın. Ambra da buna çok yakın tarif ediliyor. Daha da çarpıcı bir örnek; kitabın ilk bölümlerinde ölerek sahneden çekilen ama tüm maceraya izini vuran bilim insanı Edmond Kirsch modern çağın en popüler ve aykırı kişisi Ellon Musk’ı fazlasıyla çağrıştırıyor. Araştırdığı konularla ilgili yaptığı açıklamaları rahatlıkla Musk da söylemiş olabilirdi, hatta bir kısmını söylemişti de…

Son olarak sıkça bahsedilen sanatçı ve sanatçılara da bir göz atalım. Kitap Guggenheim Müzesi’nde başladığı için bu müzenin en bilinen parçası Louise Bourgeois’in eseri Maman da kitabın ilk sayfalarında bir mücevher gibi parlıyor. Yine Müze’nin alamet-i farikalarından Japon sanatçı Fujiko Nakaya’nın yapıtı The Fog Sculpture (Sis Heykeli) da kitapta yer alıyor. Andy Warhol’un her modern zaman eleştirmeninin gönderme yaptığı eseri Campbell’s Soup Cans (Campbell Çorba Konserveleri) da adı geçen eserlerden. Mark Rothko’nun sihirli ve renkli dörtgenleri de Guggenheim Müzesi vasıtasıyla değinilen eserlerden. Goya, Da Vinci, Kooning de birer satır da olsa geçiyor. Guggenheim Müzesi’nde insanın içine işleyen Jenny Holzer’in eseri “Installation for Bilbao” kitapta oldukça detaylı anlatılıyor. Eseri anlamanız için aşağıda verdiğimiz linke tıklamanızı şiddetle tavsiye ederiz.

Kitabı okumayanlar için daha fazla bilgi verip heyecanını kaçırmak istemiyoruz. Ama yukarıda da belirttiğimiz gibi tüm bu ipuçlarından yola çıkarak Dan Brown’un tüm bu araçları dengeli bir şekilde harmanlayarak ortalama popüler roman okuruna erişmiş göründüğünü söyleyebiliriz. Satış rakamlarına bakarak ise kitabın, konunun bilimsel ya da popüler kısmıyla ilgilenen milyonların eline ulaştığı aşikâr.

Peki türün deneyimli okurlarının bakış açısı farklı olabilir mi diye sorarsak? Onlara göre roman, çok önemli bir şey açıklayacakmış gibi yapıp sonunda suyuna sabuna dokunmadan ve kitabın ilk sayfalarında vaat edildiği kadar dünya görüşü değiştirecek ölçüde bir şey söylemeyen, katili daha ortasında tahmin edebildiğiniz, yazarın diğer kitaplarından ayırdedici bir yanı olmayan, ortalama bir popüler roman olarak tanımlanabilir mi? Yoksa popüler romanın tanımı tam da bu mu? Umberto Eco “Popüler Roman Kahramanları”nda popüler romanla ilgili olarak  benzer bir tespiti çoktan yapmış;

Aslında popüler roman özgün anlatısal durumlar yaratmaz, kendi okur kitlesinin zaten bildiği, benimsediği, sevdiği bir kalıp durumlar dağarcığını bir araya getirir…

Bu teknik bakış açısı bizi popüler romanın işlevini sorgulamaya itiyor, o zaman bu romanlar niye var, bu romanlar okurları için sadece boş vakit geçirme aracı mı? Faydacı bir bakış açısı ise, bu tarz popüler romanların işlevi acaba, okuma işini çok ciddiye almayan, vaktini ve enerjisini ağır okumalar yapmaya ayıramayan okurlar için hiç değilse bir kapı açmak mı diye sorgulatıyor. Öyle ya da böyle okuyan insanlara, özellikle genç okurlara bu yolla ulaşabilir miyiz, acaba okuma sevgisi aşılayabilir miyiz, buradan yola çıkarak bir adım sonra üst seviye edebiyat okumalarını sağlayabilir miyiz? Bunların altında yatan daha derindeki tartışmalı soru ise “üst edebiyat”ın işlevi nedir, ona ulaşmak ve ondan keyif almak şart mı? Popüler romandan keyif alanlara bir çeşit kibirle üstten mi bakmalıyız?

Bu soruların bilimsel araştırmalara dayanan bir cevabı yok, ancak gözlemlerimize bakabiliriz. Okuma yazma konularındaki deneyimlerini bir deneme kitabında paylaşan Tim Parks  “Ben Buradan Okuyorum” da bu konuda şöyle diyor:

Kimsenin kabul etmek istemediği şey- burada kuşkusuz sınıfsal önyargının da rolü vardır- dolu dolu, sorumlu ve hatta bilgece bir hayat yaşamanın edebi kurmaca okumaktan geçmeyen pek çok yolu olduğu gerçeğidir. Dolayısıyla bu alışkanlığı edinenlerimiz, bizleri zenginleştirdiğini ve aydınlattığını düşünenlerimiz de, potansiyelimizi gerçekleştirmede temel bir beceriye veya uygarlığı yozlaşıp çökmekten kurtaracak anahtara sahip değiliz. Tarihsel nedenlerle ve toplumsal koşullanmadan ötürü harika bir uğraş sahibi olma şansına erişmiş insanlarız sadece. Başkalarının aklını bu uğraşa çelmek mümkün olabilir veya olmayabilir, ancak E.L.James’in Shakespeare‘e geçişte ilk adım olduğu konusunda ciddi kuşkularım var. Romeo ve Jülyet’le başlamak daha iyi olur.

Bu gerçekçi ve tarafsız bakış açısı bizi, etrafımızdakilerin okuma deneyimlerini dikkatle gözlemlememiz gerektiği sonucuna götürüyor, çünkü bu demektir ki okuma deneyimini alt edebiyattan üst edebiyata bu yolla taşımış tek bir istisna bile hayata bakış açımızı değiştirebilir.

Son söz olarak tam da kitabın yayınlandığı günlerde Bilboa’ya seyahatimizin en azından kitabın ilk bölümüne bir gezi haline dönüşmesinin bizi çok eğlendirdiğini de belirtelim. Olayların izini mekânlarda sürerek kendi “Başlangıç” turumuzu da keyifle yapmış olduk. Fotoğrafı da orada çektik.

 

 Jenny Holzer- “Installation for Bilbao”

https://www.youtube.com/watch?v=Vr43Pwh66sg

Guggenheim Müzesi

https://www.youtube.com/user/guggenheim/videos

Başlangıç,Dan Brown, Altın Kitaplar, 2017

Ben Buradan Okuyorum,Tim Parks, Metis Yayınları, 2016

Popüler Roman Kahramanları, Umberto Eco, Alfa Yayınları, 2017