Hayatınızın dönüm noktalarında farklı bir tercih yapmış olsaydınız acaba şimdi nasıl bir hayatınız olurdu diye düşündüğünüz oluyor mu? Siz cevaplarınızı bize yazın ama Paul Auster’in de aklından kendi hayatıyla ilgili bu soru geçiyormuş gibi gözüküyor. Kendi hayatından izler taşıdığını açıkça belli eden son kitabı “4321”de bu sorunun cevabını arıyor. Paul Auster temalarının köklerini hep bilge Kafka’dan alan bir yazar. Bu kitabında da Kafka’nın “Dönüşüm”de 100 küsur sayfada anlattığını,1127 sayfada anlatmayı tercih etmiş olsa bile her iki yazarın temel soruları benzer. Bir baba oğlunun hayatında ne kadar etkilidir? Bir erkek hayatta kime karşı sorumludur, içine doğduğu aileye karşı mı, kendi kurduğu aileye mi? Bir kadının bir erkeğin hayatındaki rolü nedir ve onu hangi güçle, ne kadar yönlendirebilir? Bir erkek hayattaki tercihlerini yaparken önceliklerini neler belirlemelidir? Onun yaptığı seçimler başka kimin kaderi olur?

Bu soruların hiçbirinin tek bir doğru cevabı yok, Auster de bunu bildiği için bize dört seçenekli bir okuma deneyimi sunuyor. Bir erkeğin hayatında karşısına çıkan bir sorunu dört farklı şekilde çözebileceğinden yola çıkarak aynı karakter için dört farklı hikaye yazıyor. Bu yöntemle, bir babanın yaptığı seçime göre kendisinin, oğlunun ve karısının hayatının ne yönde gelişebileceğini, hayatlarının ne kadarının kader ne kadarının seçim olduğunu oğlunun gözünden anlatarak sorguluyor. Kitabın başkarakterinin hayatını neredeyse dört ayrı roman üzerinden okuyoruz. Çözümler ya da tercihler şöyle gelişiyor; Bir erkek –ya da kadın- karşılaştığı sorunla yüzleşebilir, sorunu çözmeyip göz ardı edebilir, sorunu çözmek için kendini feda edebilir ya da sadece kendi çıkarlarını gözetebilir.

Üç yıl hiç konuşmamışlardı. O andaki durumun en kötü yanı da buydu, o üç yılı geri getirme ve o sessizliği bozma fırsatı yoktu artık, ölüm döşeğinde vedalaşamamışlardı, ölüm haberinin şokuna hazırlayacak bir hastalık süreci yaşanmamıştı; ne tuhaftır ki Ferguson kitabı için sözleşme imzaladığından beri babasını yeniden, hem de daha sık düşünür olmuştu (bunun para yüzünden, önemsiz, uydurma hihayeler yazdığı için dünyada ona para vermeye hazır insanlar olduğunu babasına kanıtlama isteğinden kaynaklandığını tahmin ediyordu), hatta son bir ay içinde kitabı basılınca babasına Önyazılar’dan bir tane göndererek ona kendi ayakları üzerinde durabildiğini, kendi şartlarına göre yaşayıp geçinebildiğini göstermeyi, dahası (belki) böylece ilerde uzlaşmaya varacak bir kapı açabileceğini aklından geçirmiş, bu jestine babasının karşılık verip vermeyeceğini merak etmiş, acaba kitabı fırlatır atar mı yoksa oturup ona bir mektup yazar mı diye düşünmüştü, babası cevap yazarsa kendisi de ona mektup yazıp bir yerlerde buluşma ayarlamayı ve ilk kez açık ve dürüst davranarak, hiç kuşkusuz bu arada birbirlerine bağırıp küfrederek de olsa eteklerindeki taşları dökmelerini tasarlamıştı; Ferguson o sahneyi kafasında ne zaman canlandırsa, buluşmaları kanlı bir yumruklaşmayla son buluyor, kımıldamaya mecalleri kalmayıncaya kadar dövüşüyorlardı.

Yazar okura ve kendine cevaplarını asla bilemeyeceği sorular soruyor. Kitap boyunca tam bir ipucu yakaladım derken kendinizi daha da kaybolmuş buluyorsunuz. Acaba yazar bu hikayede, kumaşı iyi olan bir anne şartlar ne kadar kötü olursa olsun çocuğunun iyiliğini gözetebiliyor ve çocuğu için eni sonu güvenli bir liman görevi görüyor demek mi istiyor yoksa baba otoritesi olmazsa çocuğun hayatta başarılı olması mümkün değil mi diyor? Anne, çocuk için babadan daha belirleyici bir figür sanki, baba figürünün varlığı ya da yokluğu en net yansımasını erkek çocuğun cinsel kimliğinde ve aşk ilişkilerini yaşayışında gösteriyor. Her bir hikâyede aynı kıza âşık ama aşkı yaşayışı değişiyor. Yani kitap size cevaplardan çok yeni sorular veriyor. Tam bir şeyleri çözdüm galiba derken tam da orada başkaraktere araba çarpıyor. Sanki yazar bize uzaktan bakarak kıs kıs gülüyor, “kaderin oyunu işte” der gibi.

Babanın yaptığı seçimin oğlunun hayatı üzerindeki yansımalarını birkaç temel konu üzerinden her hikâyede izliyoruz. Seçimin izlerini öncelikle anne babanın evlilik ilişkisinde ve annenin kariyer gelişiminde görüyoruz. Her hikayede sporla olan ilişkisi farklı kurgulanmış, basketbol ve beyzbol karakterin hayatında hep önemli role sahip ama hepsiyle olan ilişkisi farklı nedenlerle bitmek zorunda kalıyor ve karakteri farklı sonuçlara götürüyor. Politikayla olan ilişkisi üzerinden ise ırkçılık ve savaş karşıtı bir Amerikan tarihi okuması yapıyoruz. Eğitim tercihleri ve meslek seçimi açısından baktığımızda ise yazarın söylemek istediği; doğuştan gelen yetenekler ve eğilimler farklı şartlarda ve şekillerde ortaya çıkabilir ama önü sonu “su yolunu bulur”. Yazma yeteneği olan bir insan şartlar öyle gerektirdiği için gazeteci de olabilir, yazar da olabilir, eleştirmen de olabilir ama işin özünde yazmayı meslek edinir.

Paragraflar arasında kalkıp odada dolaşarak geçirdiği süreler, bir fincan kahve yapmak ve çantasından bir paket Camel çıkarmak için kaybettiği zamanlar dahil Ferguson’un o ilk taslağı yazmak için harcadığı zaman iki saati bulmadı. Yazmayı bitirince kalemini bıraktı, yazdıklarını dikkatle okudu, arkasına yaslandı, bir süre sigara içmek, kurcalamak ve düşünmek için durdu, sonra kalemini aldı ve bölümü yeniden yazmaya başladı. Sekiz taslak ve dokuz gün sonra, ilk müsveddeden geriye sadece dört cümle kaldı.

Kitabın sonunda şu fikre düşüyoruz; hayata başladığımız yer, zaman, ebeveynler ve onların yaptığı seçimler kaderimizse ve bu kaderle ne yapmayı seçtiğimiz bizi gerçekten biz yapandır önermesini temel alırsak, zaten yaşayabileceğimiz tek yaşamı yaşıyoruz da diyebiliriz. Size de bu fikir yeterince rahatlatıcı geliyorsa, günlük hayatlarımıza devam edip bu konular üzerine uzun romanlar yazma işini bilge yazarlara bırakabiliriz.

4321, Paul Auster, Can Yayınları, 2017