İLAY BİLGİLİ,1981 Elazığ doğumlu. Marmara Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği bölümünde öğrenim gördü. Öğretmen olarak görev yapıyor. “Artis” isimli öyküsü 2017 Altkitap Öykü Seçkisi’ne; “Mimesis” isimli öyküsü 2018 Altkitap Öykü Seçkisi’ne girmeye hak kazandı. Öyküleri Oggito Öykü, Edebiyat Haber, Altzine, Duvar Dergi, Öykülem ve Notos Dergi’de yayımlandı. Yazdım Sihir Oldu isimli bir kitabı bulunmaktadır. Talan yazarın Eylül 2019’da Monokl Yayınları’ndan çıkan ilk öykü kitabıdır.

Son dönem kaleme alınan öykülerde, yoğun bir biçimde şehirli entelektüelin iç dünyasını, onun kentin dişlileri arasında sıkışmışlığını, bireysel varoluş yolculuğunu okuyoruz. Bunu yadırgamıyorum keza okuyan yazan ve kendileri de birer entelektüel olan öykücülerin, öykülerini de aydın kişilerin ya da beyaz yakalıların hayatları ile doldurmaları gayet olağan. Bu döngünün istisnaları da var elbet, azınlıkta kalsalar da. Kanımca, daha zor olan ‘’başkasının hikâyesini’’ yazmak, başkasını ya da artık ardında kalanı anlatmak.

Bilgili’nin geçtiğimiz yılın son aylarında çıkan kitabı Talan; on dört öyküden oluşuyor; Mimesis, Kral, Artis, Panta Rhei, Sonu, Söz, Metamorfoz, Hayriye’nin Yok Oluşu, Talan, Seninki Gibi, Deli ve Çocuk, Yol, Su Hatırına ve Fotoğraf.

Bu hikâyeler içinde şehir hayatından kesitler okuyabileceğiniz gibi taşra yaşamını ve insanını anlatan öyküler de bulacaksınız. Öykülerin dili anlattığı hikâyeye göre kıvrılıyor, taşraya ilişkin hikâyelerde olabildiğince doğal hatta bazen lehçeli olan dil ve açık anlatım şehirli hikâyelerde yerini daha kapalı zaman zaman imge yüklü sanki okurunu da işin içine sokan bir anlatıma bırakıyor. Taşranın sıcaklığı ve samimiyeti hem kahramanları hem de dil ile metne sızarken, şehrin karmaşası kaosu sertliği ve yalnızlığı da kentli hikâyelerde karşınıza çıkıyor.

Çayımı alıyorum. Dallarındaki elmaları taşıyamayan bir ağacın altında sıcaktan çatırdayan toprakta dolaşıyorum. Yalınayak. Gökyüzü parlak, poyraz her şeyi yalayarak geçiyor aramızdan. Mustafa dönmüş müdür diye düşüyor aklıma. Eve gelmiş midir? Anahtarı kapıyı açmayınca… İçimdeki boşluğu da alarak yok olduğumu anlamış mıdır?

Kitabın ilk öyküsü Mimesis; biten bir ilişkinin ardından içindeki boşluğu doldurmak için, belki de o boşluğun ilk oluştuğu yer anne evine sığınan Aynur’un hikâyesini yine onun ağzından okuyoruz. Sırtında geçmişin yüküyle kendini en çok da kendine kanıtlamaya çalışırken çocuklarını sürekli domine etmiş, onlara var olmaları için hiç alan bırakmamış, etrafında yaşananlara bazen kör, bazen sağır ama asla dilsiz olmayan fakat sadece kendini konuşan bir anne Aynur’unki. Daha çok kopyalarını var etmeye çalışan. Nitekim kardeş Cumali’de bu sonsuz itaati başarmış gibi. Oysa Aynur tüm bunlara rağmen o çemberin dışına çıkmış bir uzantı bir taklit bir yansıma olmayı reddediyor. Aynur sığınağı sandığı köyüne acısıyla dönüyor dönmesine de gidenle gelenin aynı kişi olmadığını da görüyor.

Cumali bir erik ağacı, bir kırmızı küpeli çiçeği, bir acı süs biberi kadar buralı. Ben… Ömrümün tüm yazlarının geçtiği bu koca bahçeye ilk kez gelmiş gibi ürkeğim, içi boşaltılmış ölü bir hayvandan farkım yok.

Kral’da şehrin terk edilmiş bölgelerinde yaşamaya çalışan ötekilerin kendi içlerindeki hiyerarşinin sömürünün ve ezilmişliğin güncel bir hikâyesini okurken Artis’de karşılaştığınız daha zamansız bir öykü. Bir yanı ile merkezine din dil ırk ayırt etmeksizin arkadaşlığı koyarken diğer yanı ile henüz çocukken evlendirilen ablasının hikâyesini Aliye’nin ağzından dinliyoruz.

Ablam bana dünyada kimsenin kimseye sarılmadığı kadar kocaman sarılıyor. Bütün Yayladağı kadar sarılıyor, bilmediği ceviz ağaçları, böğürtlenler, karadutlar kadar sarılıyor.

Sonu, kitapta içinde en çok ironi barındıran öykü. Arşimet’in bir hikâyesine de gönderme yaparak bir ilişkinin açmazlarını zaman zaman sayıklama ve gelgitlerle sorgulamalarla aktarıyor. Kadın olmak üzerine sizi düşündürüyor!

Yapma, demiyorum. Kurtuluş, sessizlikte biliyorum. Sessizliği rıza sanıyorlar, ne garip. Bir kuş geçiyor zihnimden uçuyor. Denize girmeyi düşlemeye çalışıyorum. Güldüğümü, unuttuğumu…

Panta Rhei’de yaşlı bir adamı, Hayriye’nin Yok Oluşu’nda yaşlı bir kadını anlattığı öykülerdeki gözlem gücü oldukça etkileyici çekilen fotoğrafın inandırıcılığı sadece gözlemden değil yazarın empati gücünden de geliyor belli ki. İnsan kendi kendine bunu ancak büyük ailelerde yaşayan çocuklar bilir diyor, nenesi ve dedesiyle iç içe yaşayanlar.Yok, böyle değilse Bilgili yazmadan muhakkak kareyi kafasında görüyor. İki hikâyenin de temel duygusu yalnızlık, başarıyla işlenirken bir hemcinsini neyse de yaşlı ve hasta bir adamın dünyasını tam da hissini okura geçirerek abartmadan ajite etmeden yaşamın kendisi gibi aynı sadelikle aktarmak ancak böyle sağlanabilir olmalı. Uzatsam elimi, bardağına uzanan Bekir’in koluna dokunabilirim, ya da Hayriye’ye biraz sakin olmasını söyleyebilirim.

Duvardaki fotoğrafımla göz göze geldik. Fotoğraftaki adamı tanıyamadım. İnsan her gün aynı yüze bakınca o yüzün de zamanla birlikte akıp gittiğinin farkına varamıyor.

Öykünün ismi de çok yaratıcı; aklınıza Herakleitos’un o meşhur sözünü getiriyor; ‘’Aynı ırmağa iki kez girilemez.’’ Her şey akar, her şey devinir ve hiçbir şey olduğu gibi kalmaz…

Hayriye, şafak sökmeden kalkıyor. Ses çıkarmadan mutfağa iniyor. Torunlarına kızartma yapıyor. Balkondaki teneke saksılardan topladığı semizotlarından nar ekşili salata hazırlıyor. Hayriye, kahvaltıyı hazır etmenin rahatlığıyla bayram sabahını selamlıyor. İçi sevinçle doluyor. Ev, yine sabahın ilk ışıkları ile uyanmak zorunda kalıyor. Evin, böyle zamanlarda yerin dibine giresi geliyor.

Hayriye’nin Yok Oluşu’nda yaşama tanıklık eden evin de bir karakter olarak öyküye katılması metnin başarısını daha da artırmış.

Ölüm anı bir hesaplaşma zamanıdır bazen gitmekte olan için de ardında kalan için de. Metamorfoz ’da kocası ölüm döşeğinde olan kadının hikâyesi kız kardeşin gözünden aktarılıyor okura. Evliliği kendi dönüşümüne engel olan abla belki de bu yüzden bir yanı ile üzülürken eşinin ardından diğer yanı ile için için bir rahatlama hissetmektedir.

Gözüm ufak bir menekşeye takılıyor, sigarayı söndürüp saksıyı pencerenin pervazına koyuyorum. Neredeyse tamamı çürümüş dış yapraklarını alıp orta yerindeki ufacık birkaç yaprak kalana kadar menekşeyi buduyorum.

Deli ve Çocuk; daha çok bir dönem hikâyesi 80’li yıllarda görüş farklılığının ortaya çıkardığı bölünme, çatışma, kahraman Deli Ahmet üzerinden aktarılıyor.

Yol; gerçek ile rüya arasında taşıyor sizi, kelimelerin peşinde bugün ile dün arasında bir gidiş geliş, bir iç ses bir sayıklama, içten içe bir hesaplaşma öyküsü bir kabulleniş. Sözcüklerin peşinde merakla dolanıyorsunuz.

Talan; görüş açısı kurgu özgünlüğü anlatıcısı ile çarpıcı bir öykü. Öykücünün cebinde yeni denklemler var gibi, sanki tüm zamanlarda, canlı ve cansız olan, duvardan geçen bir rüzgâr, geceyi yaran bir çığlık, sanki her yerde, bakan ve gören bilen biri anlatıcı, sessiz değil derinden anlatıyor. Tanıklık ediyor izliyor sizi rahatsız eden sahneler bir bir geçiyor gözünüzün önünden. Nefesinizi tutup göz bebekleriniz büyüyerek okuyorsunuz bu acı ile kaplı anlatıcısı sebebiyle mistik bir yanı da olan hikâyeyi. Gözünüzdeki o buğu hamamın sıcaklığından değil burkulan yüreğinizden aklınıza öyküyle bir gelen Şule Çet’ten Özgecan’dan, dün hikâyesini haberlerde dinlediğiniz, bir gün önce kocasından tokat yiyen küçük kızdan. Kadın ama önce insan olduğunuzdan.

Kız, hıçkırarak ağlamaya başlıyor. Nefesi kesiliyor adeta. Hınçla kenarda duran lifi alıp bakışlarındaki donukluğa ölü hayvanların gözlerindeki dehşeti de katarak bacak arasını temizlemeye başlıyor. Elini soktuğu bacak arası simsiyah, dipsiz bir mağara.

Seninki Gibi; sesi, şimdiye ya da geleceklerine ilişkin fikri, kocasına ulaşamayan bir kadın, ezilmişlikten eksik kalan tüm cesaretiyle, ezber kadınlığın bildiği bütün hünerlerini kullanarak var olmaya çalışıyor. Erk zihniyetin ağırlığı altında tek kurban kendi de değil, işteki sıkıntısını karısıyla paylaşamayan, bir yabancının iki çift sözü ile karar alan kocası da buna dâhil.

Akşam yatakta bir daha mı desem? Pembe geceliği giysem saçlarımı omuzlarıma bıraksam… İsmail desem burada daha iyiyiz.

Kitaba adını veren Talan dâhil içeriğinde bulunan öyküler bize Bilgili’nin iyi bir sinema izleyicisi olduğunun da ipuçlarını veriyor. Keza o anlatırken gözünüzde canlanan karelerin gücünü, sadece yazarın gözlem ya da betimleme yeteneği ile açıklamak yeterli değil bence. Size, kendinizi bazen bir yas odasında, tam da üzüntü ve sıkıntı ile oyalı tülbendinizle oynarken, bazen de bir bilet kuyruğunda sevinç ve telaşla bekliyormuş gibi hissettiren o şey, gücünü sözcüklerden aldığı kadar görsel bir yetkinliğin,fotoğrafik bir hafızanın da muhakkak izlerini taşıyor. Sanat her daim gücünü yine kendinden alıyor, sonsuz bir devinim ile hem kendini hem de bizi besliyor.

Yaşamın sıradan kesitlerini süsten uzak, ayrıntılı,  fakat doğal örgülerle sarmalandığı için sizi sıkmayan bir dil, zaman zaman şiirsel bir metin ve mistik bir atmosferle anlattığı öykülerde, kaynağını kurgusal boşluktan değil, derinliğinden alan belirsizlik ve sessizlikler öykünün içinde okura bırakılmış bir davetiye gibi. Bilirsiniz bazen susmak en güzel yoludur anlatmanın, içine birçok duygunun sığdırıldığı manası derin bakışlar gibi. Ne mutlu susarak da yazabilenlere. Başkasını da anlatabilenlere.

*Talan, İlay Bilgili, Monokl Yayınları, İstanbul, 2019.